Advert
Advert

DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KAVGA EKMEK KAVGASIDIR!

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Yalçın Meşe

Talihim, Türk’ün makûs talihiyle aynıdır. Hükmün, cürmün ve konforun dünyayı kapladığı; hakikatin sesinin kısıldığı, adaletin terazisinin kişiye göre tartıldığı, ahlâkın menfaate göre şekil aldığı bir zamanda insan, bazen imtihan gereği, bazen de daha güçlü bir iradeyle yeniden ayağa kalkabilmek için karanlıkta kalabilir. Belki de bazı yollar, insanın kendisini bulabilmesi için önce herkesi kaybetmesiyle başlar. Kim bilir…

Açık hava hapishanesine benzeyen hayatımda, yeşile çalan renklerin ardında kalk gününü beklerken ne kadar zorlandığım aşikâr. İnsanın nefes aldığı hâlde daralması, kalabalıkların ortasında yalnızlaşması, haklı olduğu hâlde kendisini anlatmaktan yorulması ve en çok da bildiği insanları yeniden tanımak zorunda kalması kolay değil.

Lakin biz de bu dünyanın acemisi değiliz. Kimin hangi mevsimde gölge verdiğini, kimin güneş doğarken gölgesini bile bizden esirgediğini öğrenecek kadar yaşadık. Kimin sofrasına ekmek koyduğumuzu, kimin o ekmeği bölüşmek yerine sofrayı sahiplenmeye kalktığını görecek kadar da tecrübe edindik.

Çünkü dünyadaki en büyük kavga ekmek kavgasıdır!

Bu kavgada tanırsın dostu da düşmanı da…

Karnı doyarken seni kardeşi sayanla, senin de karnın doymasını istemeyeni birbirinden ayırırsın. Seninle aynı yolda yürürken omuz verenle, yolun sonunda senin önüne geçmek için arkandan çelme takanı tanırsın. Başarılarını alkışlayanla, alkışların sana yöneldiğini görünce avuçlarını cebine saklayanı anlarsın.

İnsanların karakteri, çoğu zaman yoklukta değil, paylaşmaları gereken şeyin çoğaldığı yerde belli olur.

Bir dilim ekmek için değil yalnızca; bir makam, bir mevki, bir itibar, bir alkış, bir koltuk ve hatta başkasının gözündeki küçücük bir değer kırıntısı için birbirini yiyen insanlarla dolu bir dünya burası.

Çekememezlik, insanın başkasında gördüğü güzelliği kendi eksikliği zannetmesidir.

Sen yürürsün, rahatsız olur. Başarırsın, şans der. Başaramazsın, zaten senden bir şey olmazmış der. Çünkü mesele senin ne olduğun değil, onun senin ne olmanı hazmedebildiğidir.

Vefa mı?

Bazı insanların lügatinde vefa, işlerine yaradığın sürece geçerli bir kelimeden ibarettir. Seninle yürürken kardeşlik, senden fayda görürken dostluk, işi bitince hafıza kaybı yaşarlar.

Bunların hafızası bozulmaz aslında; yalnızca menfaatleri değişir.

Gereksiz hırs, insanın yükselmek için başkasını alçaltmaya başladığı yerde karakterin yerini alır. Doyumsuzluk ise bütün bunların üzerine çekilmiş son perdedir. Bir kapı açarsın, bütün binayı ister. Bir sandalye verirsin, masanın tamamına göz diker. Elini tutarsın, kolunu ister. Omuz verirsin, sırtına binmeye kalkar.

Sonra da bütün bunları hak edilmiş bir lütuf gibi anlatır.

Benim terazim biraz farklıdır. İnsanın ne kadar kazandığına değil, kazanırken neyi kaybettiğine bakarım. Makamına değil, makamı yokken kim olduğuna; gücüne değil, gücü elindeyken nasıl davrandığına bakarım.

Ben kimsenin ekmeğinde gözüm olsun istemem. Kendi ekmeğimi kazanmak, kendi yolumu yürümek isterim. Ama benim ekmeğime göz dikenin de bunu bir kardeşlik hikâyesiyle süslemesine müsaade etmem.

İyilik yaparım; karşılığında alkış beklemem. Vefa gösteririm; bunu tahsil edilecek bir alacağa dönüştürmem. Fakat merhametimin sınırsız bir istismar kapısı olduğunu düşünenlere de yanılgılarının konforunu yaşatmam.

Çünkü insanın merhameti kadar sınırı da olmalıdır.

Her tartışmaya girmem; her sesin cevap hak etmediğini bilirim. Herkesi kendime anlatmak gibi bir vazifem yok. Hele ki kendi çıkarını benim varlığıma, kendi başarısızlığını benim yükselişime bağlayanların ruh hâlini tedavi etmek hiç benim işim değil.

Bazen insan, kendisine yapılabilecek en büyük iyiliğin bazı insanlardan uzaklaşmak olduğunu öğreniyor. Kırgınlığını büyütmeden mesafe koymayı, öfkesini beslemeden sınır çizmeyi, kimseye beddua etmeden yoluna devam etmeyi…

Belki benim imtihanım da budur. Belki Türk’ün makûs talihine benzeyen talihim, bir süre daha karanlıkta beklemeyi gerektiriyordur. Ama karanlık, insanın gözünü alıştırabilir; karakterini değiştirmek zorunda değildir.

Ve şimdi, yanlış anlaşılmaya mahal bırakmadan söyleyeyim:

Oyuncaklarınızı tahtadan, plastikten seçin.

Çocukça senaryolarınızda kullanacağınız figürleri de ona göre belirleyin. Herkesin bir ömrü, bir onuru, bir ailesi, bir emeği ve kendisine ait bir hikâyesi var.

Hiçbir çocukça senaryonun içinde etten kemikten bir oyuncak yapılmaya çalışılmayayım.

Bozuşmayalım.

Ben kimsenin elinde kumanda edilen bir karakter, hırsına kurban edilecek bir figüran, konforu bozulmasın diye susacak bir gölge değilim. Herkes kendi oyununu oynasın; ama kimse benim hayatımı kendi oyuncağı zannetmesin.

Benim kimseyle bir ekmek kavgam yok; benim kavgam, ekmeği büyütmek yerine başkasının lokmasını küçültmeye çalışan zihniyetle.

Dostumu unutmayacağım. Düşmanımı da dostum zannetmeyeceğim.

Çünkü ekmek insanı doyurur; karakter insanı insan yapar. Ve nihayetinde herkesin sofrasına bir gün ekmek konur da herkesin gönlüne insanlık konmaz.

Benim hesabım ekmekle değil, ekmeği bölüşürken kim olduğumuzla…

Gerisi mi?

Herkes kendine yakışanı yapar.

Zaman da herkesi, yakıştığı yere koyar.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar